Üretken yapay zekâ teknolojilerinin son birkaç yılda kaydettiği baş döndürücü gelişme, hukukun en köklü kavramlarından biri olan fikrî mülkiyeti yeniden tartışmaya açmıştır. Bir metni, görseli ya da teknik bir çözümü bağımsız biçimde üretebilen sistemlerin yaygınlaşması, "eser sahipliği", "özgünlük" ve "buluşçuluk" gibi tarihsel olarak insana özgü kabul edilen kavramların sınırlarını zorlamaktadır. Fikrî mülkiyet hukukunun bütün mimarisi, insan zihninin ürünü olan yaratımları teşvik etmek ve korumak üzere kurulmuştur; oysa bugün makinelerin ürettiği çıktılar, nitelik ve görünüm bakımından insan eserlerinden çoğu zaman ayırt edilememektedir. Bu durum, mevcut yasal çerçevelerin güncel ve etkili kalabilmek için uyum sağlaması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu yazıda, yapay zekâ ürünlerinin telif hakkı ve patent hukuku karşısındaki konumu uluslararası gelişmeler ışığında ele alınmakta ve Türk hukuku bakımından mevcut tablo değerlendirilmektedir.
Yapay zekâ, farklı yapı ve işlevlere sahip çok çeşitli sistemleri kapsayan bir şemsiye kavramdır. Uzun süre üzerinde uzlaşılmış ortak bir tanımı bulunmazken, OECD tarafından 2023 yılında yapılan ve Avrupa Birliği Yapay Zekâ Kanunu ile de uyumlu olan tanım, bu boşluğu önemli ölçüde gidermiştir. Sistemlerin giderek daha özerk hâle gelmesi ve bağımsız karar alabilmesi, bunlara bir tür hukukî kişilik tanınıp tanınmaması sorusunu gündeme taşımaktadır. Bu çerçevede gündeme gelen "elektronik kişilik" önerisi, yapay zekâya belirli hak ve yükümlülükler atfedilmesini öngörmekle birlikte, sorumluluk, hesap verebilirlik ve insan çıkarlarının korunması bakımından karmaşık etik ve hukukî soruları beraberinde getirmektedir.
Buna karşılık "fonksiyonel kişilik" yaklaşımı, bir varlığın içsel niteliklerinden değil, hukukî çerçeve içinde gerçekleştirdiği işlevlerden (özgün eser üretmek, özerk karar almak, sözleşme yapmak gibi) hareket etmeyi önermektedir. Bu yaklaşım, yapay zekânın gelişen yetenekleriyle uyumlu, esnek bir entegrasyon imkânı sunsa da, her hâlükârda insan aktörlerin hak ve sorumluluklarını zayıflatmayacak dikkatli bir denge gözetilmesi zorunludur.
Telif hukukunun temelinde, eserin sahibinin kendi fikrî çabasını yansıtan özgün bir ürün olması anlayışı yatar. Yapay zekânın üretim süreçlerine entegrasyonu, tam da bu noktada geleneksel eser sahipliği kavramına meydan okumaktadır. Akademik literatürde uzmanların önemli bir kısmı, telif hakkının asıl amacının insan üretkenliğini teşvik etmek olduğu gerekçesiyle, yapay zekâ ürünlerine koruma sağlanmaması yönünde eğilim göstermektedir.
Bu görüşü savunanlardan Daniel Gervais, yapay zekânın insanlarla aynı teşviklere ihtiyaç duymadığını ve makinelerin özgünlük için gerekli üretici seçimleri yapamadığını ileri sürmektedir. Craig ve Kerr ise eser sahipliğinin özünde insan iletişimine bağlı olduğunu, dolayısıyla yapay zekâya yazarlık atfetmenin kavramın doğasıyla bağdaşmadığını savunmaktadır. James Grimmelmann ise daha radikal bir tutumla, gerçek anlamda "bilgisayar tarafından yazılmış eser" diye bir şeyin hâlihazırda var olmadığını belirtmektedir. Buna karşılık Ginsburg ve Budiardjo, en gelişmiş sistemlerin dahi insan yönlendirmesi altında hareket eden birer araç olduğunu, bu nedenle dikkatin "yapay zekâ eser sahibi olabilir mi" sorusundan, somut olaydaki insan eser sahipliği iddiasının değerlendirilmesine kaydırılması gerektiğini ileri sürmektedir. Annemarie Bridy ise farklı bir yol önererek, yapay zekâ ürünlerinin ABD hukukundaki "ücret karşılığı yapılan eser" (work made for hire) doktrini aracılığıyla mevcut telif sistemine asimile edilebileceğini savunmaktadır.
Karşılaştırmalı hukukta yeknesak bir tutum bulunmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde, "maymun selfie" (Naruto v. Slater) ve özellikle 2023 tarihli Thaler v. Perlmutter kararları, telif korumasının temel koşulu olarak insan yazarlığını esas almaktadır. Bu yaklaşımda yapay zekânın ürettiği eserler ne programcıya, ne sisteme, ne de komutu giren kullanıcıya atfedilmekte; sonuçta bu ürünler korumadan yoksun biçimde kamu malı sayılmaktadır. Bununla birlikte, Telif Hakkı Ofisi başvuruları yapay zekâ ürünü olup olmadığını re'sen incelemediğinden, uygulamada yapay zekâ ile üretilmiş bir görselin bir insana atfedilerek tescil edilebildiği örnekler de mevcuttur; ancak yapay zekânın rolünü kasten gizleyerek yapılan tesciller dolandırıcılık olarak değerlendirilmektedir.
Avrupa Birliği cephesinde, mevzuat bütünü yapay zekâ ürünlerinin telif statüsünü açıkça düzenlememekle birlikte, Adalet Divanı'nın Infopaq kararıyla benimsediği "eser sahibinin kendi fikrî oluşumu" ölçütü, korumanın önemli ölçüde insan müdahalesini gerektirdiği biçiminde yorumlanmaktadır. Bu kriterin yapay zekâ ürünleri bakımından karşılanıp karşılanmadığının belirlenmesi ise her bir üye devletin kendi takdirine bırakılmıştır. Alman ve Fransız hukukları da özgünlüğü insanın kişisel dokunuşuna ve entelektüel çabasına bağlamakta; gerçek bir kişisel katkı olmaksızın otomatik biçimde üretilen ürünleri koruma dışında tutmaktadır. Birleşik Krallık ise CDPA m. 9(3) ile özgün bir çözüm üretmiş; insan yazarı bulunmayan, bilgisayar tarafından üretilen eserlerde eser sahipliğini "eserin meydana getirilmesi için gerekli düzenlemeleri yapan kişi"ye tanımış ve bu eserlere elli yıllık bir koruma süresi öngörmüştür. Öte yandan Çin'de Shenzhen mahkemesinin Tencent'in Dreamwriter yazılımıyla üretilen bir makaleyi telif korumasına lâyık görmesi, içeriğin yapısının makul, mantığının açık ve belirli bir özgünlüğe sahip olduğu gerekçesiyle farklı bir yönelimi ortaya koymaktadır. Bu tablo, aynı teknolojik gerçekliğe karşı dünya genelinde birbirinden hayli farklı politika tercihlerinin yürürlükte olduğunu göstermektedir.
Patent hukuku, buluşçuluğun insana özgü bir çaba olduğu varsayımı üzerine kurulmuştur. Ancak insan müdahalesi olmaksızın yeni ve faydalı çözümler üretebilen sistemlerin ortaya çıkışı, bu varsayımı sarsmıştır. Dr. Stephen Thaler'in öncülük ettiği "Yapay Mucit Projesi" kapsamında, DABUS adlı yapay zekânın buluş sahibi olarak gösterildiği başvurular, başta ABD, Birleşik Krallık ve Avrupa Patent Ofisi olmak üzere çoğu yetki alanında, mevcut yasaların insan mucit gerektirdiği gerekçesiyle reddedilmiştir. Bu süreç, patent hukukunun insan olmayan mucitleri kapsayacak şekilde evrilip evrilmemesi gerektiğine dair küresel bir tartışma başlatmıştır.
Yapay zekânın mucit olarak tanınmasının sonuçları derindir. Bir yandan patentlenebilir buluşların kapsamı genişleyebilecek ve yenilik hızlanabilecekken; diğer yandan patentin kime ait olacağı, geliştirici, kullanıcı ya da sistemin kendisi arasında nasıl paylaştırılacağı gibi karmaşık mülkiyet sorunları doğmaktadır. Mevcut mevzuat bir buluşun tümüyle otonom biçimde üretildiği durumları karşılamaya hazır olmadığından, bu alanda yeni hukukî doktrinlerin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Türk hukukunda yapay zekâ ürünlerinin korunmasına ilişkin özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Patent yönünden Sınaî Mülkiyet Kanunu (SMK) m. 90/5 buluşu yapanın başvuruda belirtilmesini, m. 109/1 ise patent isteme hakkının buluşu yapana veya haleflerine ait olduğunu öngörmektedir. Hükümlerde "kişi" lafzı açıkça yer almasa da, kanunun sistematiği ve korumadan yararlanacakların m. 3'te "kişi" olarak sayılması, buluşu yapanın insan olması gerektiği yönünde yorumlanmaktadır. Yapay zekâ sistemleri henüz kişi olarak kabul edilmediğinden, mevcut mevzuat çerçevesinde bir yapay zekânın buluş sahibi ya da başvuru sahibi olarak gösterilmesi mümkün görünmemektedir.
Telif hukukunda da Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, eserin sahibinin onu meydana getiren gerçek kişi olduğu anlayışına dayanır; özgünlük, sahibinin hususiyetini taşıma ölçütüyle değerlendirilir. Bu çerçevede, tümüyle yapay zekâ tarafından üretilen ürünlerin, insan hususiyeti taşımadıkları ölçüde eser olarak korunması güçtür. Sonuç olarak Türk hukukunda, yapay zekâ ürünlerinin hem telif hem de patent korumasından yararlanması bakımından belirgin bir hukukî boşluk bulunmaktadır.
Yapay zekânın fikrî mülkiyet hukukuyla kesişimi, hem büyük bir yenilik potansiyelini hem de ciddi hukukî belirsizlikleri barındırmaktadır. Eser sahipliği, özgünlük ve buluşçuluk gibi köşe taşı kavramların, yapay zekâ çıktılarının gerçekliğini karşılayacak biçimde yeniden değerlendirilmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu süreçte izlenmesi gereken yol, teknolojinin katkılarını tanırken adalet, hakkaniyet ve insan üretkenliğinin korunması ilkelerinden ödün vermeyen, esnek ve dengeli düzenlemeler geliştirmektir. Hak sahipliğine ilişkin belirsizliklerin yol açabileceği uyuşmazlıkları öngörerek; lisans sözleşmelerinin, kullanım koşullarının ve içerik üretim süreçlerinin bu çerçevede dikkatle yapılandırılması, hem hak sahipleri hem de kullanıcılar açısından bugünden alınması gereken önemli bir tedbirdir.